Babama mektup için..

Sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum, ne de arabama. Senden söz alarak birçok şey kaptığım doğrudur; fakat bende senin tabiiliğin yok, senden aldıklarımı kendime göre güzel biçimlere sokuyorum. Bazıları da bu yüzden beni bir şey sanıyor. ‘Tedrici intihar’ gibi (içki meselesinde). Oysa asıl olan sensin. Benim gibi şüpheler içinde yaşamadın sen; kendini yaşadın. Tutarlıydın. Ben senin huylarından beğendiklerimi gösteriş için aldım; beğenmediklerimi de kötü veraset olarak suçladım. Gene de bugünkü durumumu görseydin, bana belli etmeden öğünürdün benimle.Sana bazı şeyleri anlatamadım.Bir iki yıl daha yaşasaydın her şey başka türlü olurdu sanki; ya da dünyaya dönseydin kısa bir süre için. Çaresizlik yüzünden her şey anlamını kaybediyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? Fakat ben artık meslek adamı oldum. Yakın çevremde seninle ilgili bir anımı anlattığım zaman, ‘ne güzel’ diyorlar; bunu bir yerde kullansana.

Bugün, sen belki hatırlamazsın ama, senin ölümünden bu yana tam iki yıl geçti. Bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık bu suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım. Evet babacığım, belki hatırlamazsın ama, bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Kimseye asıl amacımı belli etmeden seni yaşatmaya çalışıyorum. Bana kızınca –bu çok sık olurdu-  ‘’Senin aynadan gördüğünü ben ‘dıvardan’ görürüm,’’derdin. Annemle birlikte ‘dıvar’ sözünle alay ederdik. Şimdi benden küçük olanlara karşı bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. Bu sözü kullanmakla aslında ne yapmak istediğimi anlamıyorlar tabii. Sen anlar mıydın acaba? Eski kuşaklarla alay etmek istediğimi sanıyorlar. Herhalde ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. Gülümsemenin içindeki sevgiyi anlatamıyorum belki. Şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar. Belki ben daha güçlü olsaydım bir şeyler yapılabilirdi. Seni onlara beğendirmenin –bu çabanın- anlamsızlığını da sezmiyor değilim. Türkiye’nin  -ülkenin- en zengin adamı senin paltonu tutarken ya da  ‘kimseye paltomu tutturmayıp, kendisi giydirmekte ısrar ederken’ senin hissettiklerini hissetmedikten sonra, o paltonun içinde kendileri varmış gibi gururlanmadıktan sonra, seni beğenmeleri hatta anlamaları neye yarar? Ya da meclise ilk girdiğin sıralarda Başkan’dan birkaç gün izin istemeğe gittiğin zaman, ‘Cemil Bey siz galiba yenisiniz’ dediğini onlara anlatırken senin gibi utanmadıktan sonra böyle küçük ayrıntıların ne anlamı var? ‘İstediğiniz zaman izin yapabilirsiniz Cemil Bey; bana gelmenize lüzum yok’ sözünü duyunca kim senin gibi ferahlayabilir? Kürsülerde nutuk atarak parti ileri gelenlerinin gözüne girmeğe çalışmadığın için bugün seni kimse hatırlamıyor babacığım. Ya da iki de birde parti değiştirerek gazetelere geçmediğin için adını benden başka bilen yok.
Oysa senin gibilerin davranışları böyle insanlar kötülenerek, örnek gösteriliyor; ama ansiklopedilere gene onlar geçiyor. Ben de kimsenin samimiyetine inanmıyorum. Sen yanılmışsın babacığım. Beni de yanılttın. Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor. Daha başka ölçüler var; daha doğrusu her zaman varmış da biz bilmiyormuşusuz. Özellikle ülkemizde durum böyle. Sen de artık öldün, durumu düzeltmek mümkün değil. Ben bu hatadan sıyrılmağa çalışıyorum; ama senden miras kalan beceriksizliğim yüzünden başarıya ulaşamıyorum. Sen hiç olmazsa tutarlıydın, olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun, her zaman olduğun gibi davranıyordun. Bense küçük hırslar yüzünden bocalıyorum, senin deyiminle ‘iki cami arasında beynamaz’ ya da senin gibi senden önce rahmetli olan Numan Bey’in deyimiyle ‘Güreş güreş, Hacı Muhammet altta’ bir durumdayım. ‘Tedrici inhitat’ oluyorum senin anlayacağın. (Sen dememe kızıyorsun biliyorum, daha samimi oluyor da, olmuyor mu, ne yapalım anlaşamıyoruz. Biliyorsun sen de böyle davranışlarıma alışıktın; sonra birdenbire kızardın: karşımda bacak bacak üstüne atıp sigara içiyorsun. Ama babacığım her zaman yapıyorum,  onyüz bin yıldan beri. Bilirdim tabii bu ani öfkenin sebebini: Refik Bey ‘vaziyeti tenkit etmişti’. Sen de Refik Bey’e kızdığın halde beni paylamıştın.) Bunlar bildiğin şeyler; sana bilmediklerini anlatayım biraz: Mesela cenaze törenin nasıl oldu? Kimler geldi? Cenaze namazın nasıl kılındı? Genellikle bir aksilik olmadı. Ben ağladım. Okuldan bir otobüsle bir miktar öğretim üyesi ve bir çelenk gönderildi. Hayatın boyunca hiç görmediğin kimseler, ellerini önlerine kavuşturarak ve başlarını eğerek ölümün anlaşılmaz gerçekliği üzerinde düşünüyormuş gibi yaptılar mezarının başında. Annemin mezarına olduğu gibi büyük beton bloklar konuldu. Bu tekniği sevmiyorum; aşılmaz engellere karşıyım. Seni annemin yattığı mezarlığa gömmedik. Bazı yakınlarım öyle uygun gördüler. İnsanlar arasında onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. Bense bütünüyle seninle uzlaştığımı söyleyebilirim.
Bugünlerde ilgi duyduğum, sevdiğim kimselerin yaşantılarının unutulup gitmesine karşı duyduğum tepki gittikçe büyüyor. Onların nerelerde anlatılacağını düşünüyorum; hemen hepsi önemsiz sayılan kişiler. Ne savaşlarda kahramanlıklar yapmışlar, ne de ondan sonra bu başarılarının üstüne oturup çiftlikler kurmuşlar. Kimsenin doğru dürüst bir şey bilmediği bu ülkede belki ordan burdan bir şeyler makaslayarak eserler verselerdi, iyi kötü bir ansiklopedide iki üç satırla anılmaları işten bile değildi. Onları tanıyanlar arasında benden başka bu sorunu düşünen olduğunu sanmıyorum. Dünya belirli bir düzene göre kurulmuş ve sizler bile babacığım neden böyle bir ayrım yapıldığı konusunda hiç zihninizi yormadınız. Geçenlerde bir arkadaşınızın biyografisini gördüm, ansiklopedinin birinde. İkinizi tanıyan  -gerçekten tanıyan- on kişiden dokuzunun, bir seçim yapmak gerekse oylarını size vereceğini ismim gibi biliyorum. Bu nedenle babacığım, günün birinde göreceksiniz bu ansiklopediyi tek başıma yazacağım. Buna benzer denemelerim oldu; ama onlar senin deyiminle ‘uydurma’ şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi ‘hepsi uydurma’. Sana yazdığım bu satırların da bir kısmı ‘uydurma’ olabilir; üstelik bu mektubu benim hissettiğim şekilde anladığından şüpheliyim, hatta anlayıp anlamayacağını da bilemiyorum.
Senin hayat hikayene gelince babacığım: 1982’de doğdun, ülkemizin ortalama ömür sınırını çok aştın. Duyduğuma göre İsveç ortalamasını bulmuşsun. Köyde, kasabada, taşrada yetiştin. Olgunluk çağı denen dönemde ülkeyi yönetenler daha kalabalıkmış gibi görünsün diye, onların (esas yöneticilerin) getirildin. İnsanın evrendeki yeri konusunda düşüncelere dalmadığın gibi, aynı ruh saflığıyla, büyük şehirde kendi yerin konusunda düşünmedin. Kendini çok beğendiğin halde, kusurlarını bilmediğin gibi meziyetlerinin de farkına varmadın. Sana yöneltebileceğim en kuvvetli tenkit şudur: kendini sunmasını hiç beceremedin. Sert, duygusuz, bencil göründün. Bu özelliklerin bir çocuğun huylarına benziyordu. Çocukçaydı diyorum, çünkü kötü huylarından bir ‘menfaat temini cihetine’ gitmedin. Bütün konularda çocukça fikirler ileri sürdün, yani her düşündüğünde samimiydin; bununla birlikte kötü davranışlarının ev içinde ‘menfi neticeler tevlid ettiği’ oldu. Ben bu sonuçlardan çok yakındım ve ‘asi evlad’ oldum. Şimdi başka türlü düşünüyorum. Allah kimseyi genç yaşında anasız babasız bırakmasın filan diyorum. Sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle saydığım için bu yargıya bir ‘filan’ sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. Aramızda bu bakımdan -görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. Sen, böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saftın; yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ değildin. Ben de zaten -bu mektubu yazma isteğim bunlardan biridir- samimiyet buhranlarına kapılarak içimdeki Cemil Beyi bir ölçüde yaşatmağa çalışıyorum. Yalnız senden farkım, içimde bir Cemil Beyin yaşadığını görüyorum. Buna ‘tezyidi şahsiyet’ mi denir yoksa ‘taksimi şahsiyet’ mi? Pek bilemiyorum.
Görüyorsun senin hayat hikayeni bahane ederek gene kendimden bahsediyorum. Senin asaletini tevarüs etmediğim için şahsiyetim şu ya da bu nedenle kendini ileri sürmek gibi bir zaaftan kendini kurtaramıyor. Beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, daha esaslı olmasam da, kendimi ifadede ve eşya ile münasebetimi tayinde daha becerikli olurdum. Bununla birlikte bütün baskılarına rağmen ‘hürriyet mefhumu’nu ve bütün saf inanışlarını bildiğim halde ‘aklımı’ senden aldım. Duygularımın bir kısmını da senden aldığımı hiç olmazsa bugün biliyorum. Bazı duygularımı da, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim. Sinemada olup bitenlere kendimi kaptırmam gibi, ya da bazı kitapları okuduktan sonra ‘sabit nazarlarla’ boşluğa bakmam gibi.
Oğuz ATAY / Günlük
20 Ocak 1974

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close